28 Nisan 2010 Çarşamba

yabancı insanlarla içme sanatı

Efenim işim dolayısı ile birçok ülkede toplantıya katılıp her tür milletten insanla tanışmış bulunmaktayım. Bu yabancı iş insanlarının hepsinin ortak bir noktasından, hayran kaldığım bir durumdan bahsetmek isterim size...
Bu güruh, gündüz toplantıda, gayet saygıdeğer, işini çok iyi bilen, konusunda uzman profili çizerler, akşam size "yok artık!!!" dedirtecek derecede parti insanı olurlar...
Ok buraya kadar herşey güzel, çünkü gündüz verimli toplantılar yaparsınız kendileri ile akşam ise çok eğlenceli olurlar, sizi de eğlendirirler. Ama bir durum var ki, beni çok ama çok etkiliyor...
Akşam topluca yapılan etkinliklerde kendileri ile birlikte, şişenin dibini sizin de görmenizi isterler. "yok ben içmiyorum" dediğiniz takdirde hemen klasik bir ön yargı ile "sen müslümandın değil mi? o yüzden içmiyorsun" derler. Halbuki bilmezler ki bir akşam içmek bünyeyi sarsacak ve sonraki günlerdeki tüm toplantılar mide bulantısı ve baş ağrısı ile geçecek. Bilmezler çünkü onlar içkiyi su gibi içerler ve bünye alışıktır, böyle bir durumla hiç karşılaşmazlar, aksine ertesi gün sabahın kör vakti aynı saygıdeğerlikte, jilet gibi takımları ile sizi sinir edecek bir gülümsemeyle günaydın derler...
Siz de Türklüğün şanını korumak adına mecburen onlarla içersiniz ama kadehiniz aynı zamanda çok kibar insanlar olduklarından boşaldıkça doldurulur... Bir keresinde böyle bir durumdan dolayı odamın kapısına vardığımda kendi etrafımda üç tur atıp ancak durabildiğimi ve anahtar deliğini bulmak için en az beş dakika kapı ile mücadele ettiğimi hatırlarım. Bu durum senelerce şarap içemememin nedenidir...:)
Neyse bu insanlara hayranım ve saygım da sonsuz. Ama siz siz olun böyle bir ortama girecekseniz, çok fazla gaza gelmeyin, yavaş yavaş yudumlayın içkinizi ki çok zamanda azar azar girsin bünyeye... Benim test edilmiş ve onaylanmış yeni yöntemim budur, herkese tavsiye ederim... :)

Ebru

bahar yorgunluğu nasıl atılır?

Havalar ısındı ısınıyor derken her seferinde dumur olup oturuyoruz. Bir güneş bir bulut, rüzgar veee hepimiz sersem gibiyiz, boşboş bakan insan topluluğu, zombi gibi geziyoruz etrafta... Buna bahar yorgunluğu diyorlar... Peki nasıl atacağız bünyeden bahar yorgunluğunu? Valla doktorlar spor yapın, su için dese de benim size reçetem farklı olacak, gezin tozun, dolaşın...
Burada tek sözüm, evli olan ve eve kapanan, arkadaş kitlemin %90 ınını oluşturan sevgili ahaliye, evdeki kanepeyi çürütmeyin ey dostlarım, gezelim güzelleşelim hep beraber... Sizi çok iyi anlıyorum ama dışarda çok ama çok keyifli bir hayat var, inanın bana.
Neyse,Mayıs sonu grease müzikali geliyor, ilk seyrettiğim müzikal west side story idi, orta okul yıllarında akm de gösterimi vardı ve ben adeta büyülenmiştim, hiç unutmam. Geçen sene de mama mia, çok güzeldi. Bakalım grease de filmi kadar keyifli olacak mı??? Bugüne kadar hiç gitmeyen ve "ay müzikale mi gidilir, sıkıcı olur yahu" diyen var ise aranızda, ön yargılı olmayın bir kere gitmeyi deneyin derim, eminim bayılacaksınız.
Harry Connick Jr. geliyor ama onun pek hayranı yoktur tahminen, bense çok severim... :(
En çok yandığım da U2 olacak çünkü büyük ihtimal geldikleri tarihte ben İstanbul dışında olacağım...Sen senelerce adamların memlekete gelmelerini bekle, sonra da şehir dışına çık, olacak iş değil valla ama ekmek parası işte naapıcan?
Velhasıl, Ebru der ki, silkinin kendinize gelin ey millet!!! Tamam bizi böyle havalar mahvetti biliyorum ama çaresi de bizde...
Neyse her koyun kendi bacağından, ben çözümü buldum, sizi de beklerim efenim. :)

Ebru

22 Nisan 2010 Perşembe

son...

Öyle güzeldi ki herşey,sürekli sevgi sözcükleri çıkıyordu ağzımızdan, beraberken sürekli sırıtan iki kişi, ayrılmak istemeyen iki sevgili. Çocukluk herhalde bir an önce beraber yaşayalım istedik, istedik ki aynı evin içinde hiç ayrılmayalım,artık üzülmeyelim akşam eve ayrı ayrı dönerken...ve evlendik 3 ay sonra, hiçbir şey bilmeden,çoğu arkadaşımızdan önce.
Bir evcilik oyunu idi, tatlı tatlı oynadık taa ki sıkılıncaya kadar...
Tek hatırladığım başta çok mutlu olduğumuzdu, bunu bugün ilk yıllarımızda birbirimize attığımız e-mailleri okurken tasdik ettim, evet çok mutlu iki küçük insanmışız. Saf, sade, aşk dolu. Hiç ayrılmayalım, ömür boyu sürsün bu mutluluk derken birbirimize, seneler sonra bu hale geleceğimiz hiç aklımıza gelmemiş belli ki.
Nasıl fark edememişiz sevginin yavaş yavaş bizi terk ettiğini? Nasıl izin vermişiz buna?
Öyle kaptırmışız ki kendimizi hayata, sıkıntılara, bunalımlara, birbirimize destek olmak bir yana kendimize de hiç faydamız olmamış.
Önce sarılmalar bitmiş arkasından paylaşımlar.
Sonra iki yabancı olmuşuz aynı evin içinde. Ama bu o denli yavaş olmuş ki, bir dakika ne oluyor? diyememişiz.
Farkına vardığımızda, ben herşeye rağmen, düzelir, çok geç değil, o ise çoktan bitti kusura bakma dedi.
Hep karşıma klasik aile yaşantısını çıkarttı sen bunları istiyorsun bense çok başka yerdeyim diye. Halbuki hiç bilmedi ki benim istediğim sadece o idi. Keşke durup sorsaydı...
Artık ben de tükendim ve pes ettim. Şu an sadece evraklar bizi birlikte tutuyor, çok yakında eski soyadımı alıp böyle bir sevgi hiç yaşanmamış, o hiç var olmamış gibi devam edeceğim hayatıma.
Ve tüm bu hayal kırıklıklarını çok derinlere gömüp devam etmek zorundayım yaşamaya. Her yaşanandan bir ders almalı insan, ben de acı da olsa dersimi aldım ve kazıdım içime...
O sevgi dolu e-mailleri içim sızlayarak silerken bunları düşündüm bugün.

Ebru

16 Nisan 2010 Cuma

korkma!!! herşey çok güzel aslında...

Gelelim yalnız yaşamanın zorluklarına... yok öyle bişey :)
Efenim ben ki hayatı boyunca hiç yalnız yaşamamış, çıt kırıldım duygusal bir kişilik bile bunu diyorsa, kesinlikle inanmalısınız... Başta telaffuzu bile beni korkutan yalnız yaşama olayının aslında sevimli yanlarının da olduğunu fark etmiş bulunmaktayım. Küçük bir örnek, her istediğiniz şeyi keyfinizin istediği gibi yapabiliyor, kimseye de hesap vermiyorsunuz, ne güzel değil mi? :)
Bir bayan olarak erkek işi gerektiren konularda da korkunuz olmasın. Benim gibi küçük bir mahallede oturuyorsanız veya her ihtiyacınız olduğunda koşup yanınıza gelebilecek biri var ise çevrenizde, demeyin keyfinize... İnsanlar, bayan ve yalnız kavramları birleşince çok yardımsever oluyorlar. Tecrübe konuşuyor, ben bu zaman zarfında tüm erkek işlerini hallettim, evi boyattım, çilingirle uğraştım,tesisatçı ve taşımacılarla muhattap oldum...
Şunu bilin ki tek başına yaşadığınızda, aslında hem aileniz ve dostlarınız sayesinde çok kişisiniz, hem de içinizde kendinizi çok güçlü ve iyi hissetirecek bir ilahi gücünüz var artık.
Bir önceki yazımda, hayatı garantiye almaktan bahsetmiştim, hayatı sadece maddi olarak değil manevi olarak da garantiye almak lazım. Çünkü bir anda anlamsızca size çok yakın birini kaybedebilir, sevdiğiniz insan sizi terk edebilir veya aileniz başka bir şehre taşınma kararı alabilir, hahaha hepsi başıma geldi desem?, neyse, ama yine de yalnız olduğunuzu hissetmiyorsanız, siz de benim gibi şanslı insanlardan birisiniz demektir.
Ben maddi kısmından emin değilim ama manevi kısmını çoktan garantiye almışım, bunu da kötü günlerimde öğrendim.
Ne mutlu bana... :)

Ebru

14 Nisan 2010 Çarşamba

bugün hayatın için ne yaptın?

siz hayatla ne için didişiyorsunuz? günün sonunda ne ile karşılaşmayı umuyorsunuz?
ev? araba? yazlık? çocukların geleceği?
peki diyelim 30 yaşındasınız, babadan kalma bir eviniz var, arabayı aldınız zaten maaşla, yazlık desen yine aileden dolayı mevcut, geriye bir tek çocukların okutulması kalıyor, bu belki de bir ömür sürecek çaba...
hayatımız, sürekli bir şeyleri garantiye almaya çalışırken hayallerimizi bir bir tüketmiyor mu? kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için yaşadığımız rutin ve mutsuz bir hayat bizi tatmin ediyor mu?
evet hayallerimizi tüketiyor ve evet hayatı garantiye almamız lazım, çünkü elimizde var olan herşeyi bir anda kaybetme ihtimali biz hayallerimiz için riske girsek de girmesek de her zaman mevcut...
Etrafımda hayalleri peşinden koşmak isterken herşeyi yakıp yıkan ve sonunda hiçbir şey yapamadan dibi gören insanlar da, hayallerini unutup günlük hayatın koşturmasında mutsuz olan insanlar da var...
Bunları bizzat gören ve yaşayan hatta yaşatılan ben ise dersimi çok iyi aldım, çareyi hayatımı garantiye almaya çalışırken hayallerim için de alt yapı hazırlamakta buldum :) Artık içim kıpır kıpır, var olan umudumun kaynağı, şimdiden 5 yıl içerisinde ne yapacağımı hatta 10 yıl sonra nerede olacağım bilmem....
Hayat, kendimizi kandırmak için çok ama çok uzun...
Peki siz hayalleriniz için ne yapıyorsunuz?

Ebru

7 Nisan 2010 Çarşamba

o benim ilk göz ağrımdı :(

Peji'm :) ilk göz ağrım, onu ilk gördüğümde ışıltısıyla beni büyülemiş ayaklarım yerden kesilmişti...
Canım arabam benim :)
İsminden markasını çıkarmışsınızdır herhalde, bir fransız asili, 2001'li lacivert sedan... yazın sıcaktan sizi kendine yapıştıran, kışın soğuktan tir tir titreten deri koltukları vardı... Küçümen halimle benim için makam arabası gibiydi, o benim ilk göz ağrımdı.
Benden çok çekti ama bir kere de sitem etmedi hep yoluna devam etti... Mesela,bir keresinde farkında olmadan arka kapısı sonuna kadar açık çıkmışım yola, e doğal olarak yoldaki herkes bakıyor şaşkın şaşkın, ben de havalardayım, tam bugün güzelliğim üstümde herhalde derken arkadan gelen esintiyle durumu fark edip dumur olmuştum...
İş yeri otoparkında boş bulduğum yere hızlıca dalıp ön tekerlerini öndeki bariyerin üstünden atlatmışlığım da var,işe yeni girmişim, biri görse kesin aptal sarışın damgasını yiyeceğim, çareyi otopark görevlisine yalvarıp Peji'mi kurtarmasını sağlamakta bulmuştum... Başka bir sefer kapı bayırını açık bırakıp Peji'nin bagajındaki bir bavul eşyayı çaldırmıştım... böyle uzar gider anılar...
Aslında beni bir kez yolda bıraktı, onu da hak etmiştim valla. Yağmurlu havada son sürat çukurlara gire çıka gitmenin ne alemi var? Aküsüne su kaçıvermiş, o da isyan etti tabii, gecenin 12 sinde kıpırdamadı yerinden, sabah 4 e kadar tamircilerde süründürdü beni afacan. :)
Sonra hayatıma Citi girdi ama o hep benim için ilk oldu.
Peji şimdi yaşlandı, hala mülkiyeti aileye ait ama getir götür, ayak işlerine bakıyor artık.
Ve çok zor olsa da, ben artık onu unutmaya ve yoluma devam etmeye karar verdim. Çünkü araba kullanmayı çok özledim; park edememeyi, yokuşta kalmamak için dualar etmeyi, debriyaja basarken cici ayakkabılarım kırışmasın diye her arabaya bindiğimde ayakkabı değiştirmeyi... çok amaaaa çok özledim.
Elvada Peji, merhaba...:)

Ebru

5 Nisan 2010 Pazartesi

140 m2 de yaşamak...

Uzun zamandır bazı nedenlerden dolayı yalnız yaşıyorum. 140 m2, 3+1 evde ben ve ben. Çok düşündüm bana arkadaşlık edecek bir köpek alsam mı diye ama sonra dedim ki, ben mi köpeğe köpek mi bana bakacak?, vazgeçtim. Neyse yalnız yaşamak başka bir blog konusu olsun.
İlla ki bir şeylere sarmam gerekiyor ya, önce tüm eve yayıldım, inanır mısınız toplam 6 kapaklı dolaba tek başıma ancak sığıyormuşum meğer, no comment... Sonra bir de evdeki mobilyaları değiştireyim dedim. İşe koltukla başladım, eski koltuk alındığında krem rengiydi ama kendisi ile 6 senelik münasebetimiz sonucu sarı rengi ayrıldı evden. (Dostlar, açık renk koltuk iyi hoş da, siz siz olun evin içinde sigara içiliyor ise koyu renklere kayın.)
Neyse hepsi birbirini izledi, en sonunda halıydı, perdeydi derken bir de kiralık evimi hiç masrafım yokmuş gibi boyatayım dedim. Ay demez olaydım, o bütün hafta büyük bir coşkuyla beklediğim, güzelim hafta sonunu boyacıları beklemekle geçirdim. Hayır boyaya başlamaları için değil, alt tarafı fiyat verecekler. İnanır mısınız biri 1500 tl ye 10 günde bitiririm dedi diğeri 700 tl ye 3 günde... Şaka gibi değil mi? Gösterdiğim ev aynı yahu, nasıl bu kadar fark olabilir?
Tabii ki 700 tl diyenle el sıkıştım. Kısmetse 2 hafta sonra başlayacak. Şimdi önümde renk seçimi yapmam gereken zorlu bir süreç var zira bu konuda özürlü olduğumu düşünüyorum. Bu zevksizliğim gençlik yıllarımı türbe yeşili bir perde ile geçirmeme neden olmuştu, bilmem anlatabildim mi? :)
Bu arada bu aralar feng shui rüzgarına kendini epeyce kaptırmış ablam, elinde pusula, evin bereket köşesini, aşk köşesini, kariyer köşesini keşfetmekle geçirdi Pazar gününü. Bereket köşesi tuvalette çıktı iyi mi? :) Zaten ben de bu konudaki şansımdan dolayı başka bir sonuç beklemiyordum. Neyse banyoya bir iki taş koyup bereketi arttıracakmışız. Şu an muhtemelen evde benim evin feng shui haritasını çıkarıyor. Nereye şelale nereye fil, kristal ve ayna koyacağım tamamen ona bağlı. Dediğine göre düzenleme yaptığı mekanlarda bereketi, aşkı arttırıyormuş, göreceğizzz, sonuçları bildiririm size :)
Şimdilik bu kadar, yarına bir sunum yetiştirmem gerekiyor. Eee çalışan modern kadınız, değil mi? :)

Ebru

4 Nisan 2010 Pazar

hayatımın hikayesi; rejim...

yarayan kanam, fazla kilolarım... :( tam 3 sene önce diyetisyene gidip verdiğim on kiloyu maalesef tekrar aldım, sanırım ben iflah olmaz bir oburum. Daha doğrusu tatlı severim, bu yazıyı yazarken bile gözümün önünden new york cheese cake geçiyor, olsa da bir yandan yesem. O kiloları vermek için çok uğraşmıştım, herkese de 'aaa, katiyen bi daha almam kilo' diyerek ne kadar büyük konuştuğumu ise şimdi anlıyorum... Kendime 34 beden beyaz bir pantolon aldığım o günkü mutluluğumu unutamam, bir de tatilden yeni dönmüştüm, düşünün bronz bir ten ve 34 beden beyaz pantolon... maalesef o uzun zamandır askıda duruyor, benim de her gördüğümde içim sızlıyor. :(
Şu an diyet listesi elimde fakat uygulayacak enerjiyi kendimde bulamıyorum. Her hafta başı başlayıp en ufak bir ayartma ile bozduğum rejim artık yaşamımın bir parçası haline geldi.
Aslında formül basit, sabah 1 bardak normal bir bardak ılık su içilecek. Uyandıktan bir saat içinde illa ki birşeyler atıştırılacak ki mide hemen çalışmaya başlasın. (diyetisyen kayısı ve ceviz vermişti) sonra da 6 öğün yemek. Bu öğünlerin arası max. 4 saat olacak. Bir de günde 3 lt. su (5 bardak) içilecek. Çok zor görünmüyor değil mi? Bir de bana sorun :) Midemi o kadar büyütmüşüm ki rejime başladığım gün beynimde şimşekler çakıyor sanki, hiçbirşeye konsantre olamıyorum. Hele iş yerinden incecik bir bayan arkadaşım gözümün önünde tatlıları götürürken gözüm dönüyor, şimdiye kadar o an ki sinirimle katil olup gazetelere manşet olmamış olmam da bir mucizedir.
Neyse en sonunda, bütün bu asabiyete değmez diyerek kendime yeni bir yol buldum, spor salonuna gitmek. Aslında ben spor yapmayı sevmem, bugüne kadar yaptığım tek spor Bağdat Caddesinde mağazalara bakarak yürümekti. Ama bu sefer azimliyim, haftasonu spora başlıyorum, hem de çok ünlü, tiki bir mekanda, artık fön çektirip, makyaj yapıp öyle giderim spora... Spor yaparken bile güzel gözükmemiz lazımmış gibi...
Kadınlar için herşey çok zor değil mi?
Güzel ve formda olmak zorundayız, bunun için rejim ve sporla geçmeli hayat.
Bir yandan akıllı ve kültürlü olmalıyız, oku oku oku...
Eh benim gibi yalnız yaşıyorsan para biriktirip ev araba olayına da girmek lazım ki güvenceye alıp kendini bir yandan da gezip tozasın, çevre edinesin...
Ama para biriktirirken tatildi y.dışı gezileri idi ihmal etmemek lazım... falan filan...
Neyse düşündüm de ben bir banka hesabımı kontrol etmek için izninizi isteyeyim, sonra tekrar görüşürüz... :)

Ebru

3 Nisan 2010 Cumartesi

hoşgeldim :)

Üniversite yıllarımdan sonra ilk defa tekrar yazı yazmaya başladığım için heyecanlıyım.
Nereden çıktı bu blog hevesi derseniz, yazılarımı takip ettikçe anlayacağınızı düşünüyorum yani şimdilik bunun nedeni bana kalsın.
Buradan aklıma esen, söyleyemediğim herşeyi haykırmak istiyorum ve inanın çok doluyum. :)

Şimdi teknoloji özürlü bendeniz biraz blog olayını çözmeye çalışayım, tekrar görüşürüz...

beni takip edin... :)

ebru