5 Mart 2012 Pazartesi

Standart Sapma...

Salondaki koltuk popo izi yapmissa anlayin ki Ebru bunalimda... Karsimda tv, elimde kumanda gece gunduz zap yapan ben.... Melankolik, mutsuz, huysuz ben...
Bir koltuk eskittim de oyle... Gecen amacsizca tv seyrederken bulunca kendimi, iki senelik koltugumu yari korku yari endise ile kontrol etme ihtiyaci duydum...cok sukur zihnen saglikliyim hala, henuz bir cokme yok koltukta...
İnsan hayatini bir sure bunalimda gecirince ve kayip yillarini dusunup ahhhhh ah dedikce boyle septik oluyo sanirim. Hani standart donemler vardir ya insan yasaminda, 18-25 eglence, 26-30 evlenmece,31-35 cocuk yapmaca... Hah iste millet gayet gelisine yasarken bu zamanlari ben hep farkli yasadim,eglenmecede agladim, evlenmecede bunaldim, cocukta da sanirim donemi kacirdim... Ne yapayim yani benim kaderimde olagani yasamamak varmis... Hal boyle olunca bende devreler yandi sanirim, millet cocugunun mamasindan, geceleri aglamasindan bahsederken ben nereye gitsem bu aksam, raki mi sarap mi iyi gider diye dusunur buldum kendimi... Onlar dunyadan ben marstan yayin yapiyoruz surekli...
Bir donem standarttan sapmis olmak beni cok korkutmussa da su an bu yasta ve bu imkanlarla ozgur ve her istedigimi yapabilecek olmanin aydinligiyla keyifliyim aslinda... Hatta bazen farkli seyler yasamam gereken bir donemde farkli bir hayatin icinde var olmak garip bir mutluluk da vermiyor degil bana...
Hayat bazilari icin farkli senaryolarda... bunu kabul edip yasamak lazim gogus gere gere... Herkes istedigi sekilde yasar ama bence her yasantinin kesisim kumesi de su ki, belki de yasadigimiz tum strese ragmen, gece yastiga basimizi koydugumuzda bugun guzel bir gun gecirdim diyebilmek. Anladim ki bunalimlarla, neden benlerle ve ben ne yaptimlarla gecmiyor hayat... Ben galiba kacirmadim treni ve oflayip poflamadan keyif almaya bakiyorum her animdan... En azindan gayretim cok...
34 yasinda birinin bedenine, 50 yasinda birinin deneyimlerine, 25
yasinda birinin ruhuna sahip biri soyluyor bunu, kaale aliniz lutfen... :)

28 Şubat 2012 Salı

OZLEM...

Bazen düşünüyorum sadece kalbimde degil hayatımda hala var olsaydın su an nasıl olurdu hersey? Yaptıgım tüm hataları, yasadigim tüm pişmanlıkları yine yasar miydim? Bugun beni ben yapan herseyi? Acaba bugun daha mi mutlu biriydim? Muhtemelen dur yapma diyeceğin, beni koruyup kollamak için caba sarf edeceğin zamanlar yasardik seninle... Peki ben aynı ben mı olurdum? Daha gamsız, daha keyifli bir ben mı?

Ben sensiz bir yasam düşünemezken nasıl toparlanıp yasadım bunca zamanı? Nasıl sensiz atlattım bunca hayal kırıklıklarını, üzüntüleri, pişmanlıkları?
Senin o kocaman sevgin olmayan bir hayata inadına sarılmış olmam senin de son pişmanlıklarını gormuş olmam mıdır? Senin yasayamadiklarini senin için yasamak istemem midir bütün bunlar, tüm gayretim bundan mıdır?

Yanımda olmadigin her gün icim ağlıyor, beraber geçirdiğimiz her gün için minnettarim...
Bu kadar farklı, bu kadar ozel oldugun için minnettarim...

Annem, seni çok özlüyorum sensiz bir hayati yasamaya cabalarken...

28 Nisan 2010 Çarşamba

yabancı insanlarla içme sanatı

Efenim işim dolayısı ile birçok ülkede toplantıya katılıp her tür milletten insanla tanışmış bulunmaktayım. Bu yabancı iş insanlarının hepsinin ortak bir noktasından, hayran kaldığım bir durumdan bahsetmek isterim size...
Bu güruh, gündüz toplantıda, gayet saygıdeğer, işini çok iyi bilen, konusunda uzman profili çizerler, akşam size "yok artık!!!" dedirtecek derecede parti insanı olurlar...
Ok buraya kadar herşey güzel, çünkü gündüz verimli toplantılar yaparsınız kendileri ile akşam ise çok eğlenceli olurlar, sizi de eğlendirirler. Ama bir durum var ki, beni çok ama çok etkiliyor...
Akşam topluca yapılan etkinliklerde kendileri ile birlikte, şişenin dibini sizin de görmenizi isterler. "yok ben içmiyorum" dediğiniz takdirde hemen klasik bir ön yargı ile "sen müslümandın değil mi? o yüzden içmiyorsun" derler. Halbuki bilmezler ki bir akşam içmek bünyeyi sarsacak ve sonraki günlerdeki tüm toplantılar mide bulantısı ve baş ağrısı ile geçecek. Bilmezler çünkü onlar içkiyi su gibi içerler ve bünye alışıktır, böyle bir durumla hiç karşılaşmazlar, aksine ertesi gün sabahın kör vakti aynı saygıdeğerlikte, jilet gibi takımları ile sizi sinir edecek bir gülümsemeyle günaydın derler...
Siz de Türklüğün şanını korumak adına mecburen onlarla içersiniz ama kadehiniz aynı zamanda çok kibar insanlar olduklarından boşaldıkça doldurulur... Bir keresinde böyle bir durumdan dolayı odamın kapısına vardığımda kendi etrafımda üç tur atıp ancak durabildiğimi ve anahtar deliğini bulmak için en az beş dakika kapı ile mücadele ettiğimi hatırlarım. Bu durum senelerce şarap içemememin nedenidir...:)
Neyse bu insanlara hayranım ve saygım da sonsuz. Ama siz siz olun böyle bir ortama girecekseniz, çok fazla gaza gelmeyin, yavaş yavaş yudumlayın içkinizi ki çok zamanda azar azar girsin bünyeye... Benim test edilmiş ve onaylanmış yeni yöntemim budur, herkese tavsiye ederim... :)

Ebru

bahar yorgunluğu nasıl atılır?

Havalar ısındı ısınıyor derken her seferinde dumur olup oturuyoruz. Bir güneş bir bulut, rüzgar veee hepimiz sersem gibiyiz, boşboş bakan insan topluluğu, zombi gibi geziyoruz etrafta... Buna bahar yorgunluğu diyorlar... Peki nasıl atacağız bünyeden bahar yorgunluğunu? Valla doktorlar spor yapın, su için dese de benim size reçetem farklı olacak, gezin tozun, dolaşın...
Burada tek sözüm, evli olan ve eve kapanan, arkadaş kitlemin %90 ınını oluşturan sevgili ahaliye, evdeki kanepeyi çürütmeyin ey dostlarım, gezelim güzelleşelim hep beraber... Sizi çok iyi anlıyorum ama dışarda çok ama çok keyifli bir hayat var, inanın bana.
Neyse,Mayıs sonu grease müzikali geliyor, ilk seyrettiğim müzikal west side story idi, orta okul yıllarında akm de gösterimi vardı ve ben adeta büyülenmiştim, hiç unutmam. Geçen sene de mama mia, çok güzeldi. Bakalım grease de filmi kadar keyifli olacak mı??? Bugüne kadar hiç gitmeyen ve "ay müzikale mi gidilir, sıkıcı olur yahu" diyen var ise aranızda, ön yargılı olmayın bir kere gitmeyi deneyin derim, eminim bayılacaksınız.
Harry Connick Jr. geliyor ama onun pek hayranı yoktur tahminen, bense çok severim... :(
En çok yandığım da U2 olacak çünkü büyük ihtimal geldikleri tarihte ben İstanbul dışında olacağım...Sen senelerce adamların memlekete gelmelerini bekle, sonra da şehir dışına çık, olacak iş değil valla ama ekmek parası işte naapıcan?
Velhasıl, Ebru der ki, silkinin kendinize gelin ey millet!!! Tamam bizi böyle havalar mahvetti biliyorum ama çaresi de bizde...
Neyse her koyun kendi bacağından, ben çözümü buldum, sizi de beklerim efenim. :)

Ebru

22 Nisan 2010 Perşembe

son...

Öyle güzeldi ki herşey,sürekli sevgi sözcükleri çıkıyordu ağzımızdan, beraberken sürekli sırıtan iki kişi, ayrılmak istemeyen iki sevgili. Çocukluk herhalde bir an önce beraber yaşayalım istedik, istedik ki aynı evin içinde hiç ayrılmayalım,artık üzülmeyelim akşam eve ayrı ayrı dönerken...ve evlendik 3 ay sonra, hiçbir şey bilmeden,çoğu arkadaşımızdan önce.
Bir evcilik oyunu idi, tatlı tatlı oynadık taa ki sıkılıncaya kadar...
Tek hatırladığım başta çok mutlu olduğumuzdu, bunu bugün ilk yıllarımızda birbirimize attığımız e-mailleri okurken tasdik ettim, evet çok mutlu iki küçük insanmışız. Saf, sade, aşk dolu. Hiç ayrılmayalım, ömür boyu sürsün bu mutluluk derken birbirimize, seneler sonra bu hale geleceğimiz hiç aklımıza gelmemiş belli ki.
Nasıl fark edememişiz sevginin yavaş yavaş bizi terk ettiğini? Nasıl izin vermişiz buna?
Öyle kaptırmışız ki kendimizi hayata, sıkıntılara, bunalımlara, birbirimize destek olmak bir yana kendimize de hiç faydamız olmamış.
Önce sarılmalar bitmiş arkasından paylaşımlar.
Sonra iki yabancı olmuşuz aynı evin içinde. Ama bu o denli yavaş olmuş ki, bir dakika ne oluyor? diyememişiz.
Farkına vardığımızda, ben herşeye rağmen, düzelir, çok geç değil, o ise çoktan bitti kusura bakma dedi.
Hep karşıma klasik aile yaşantısını çıkarttı sen bunları istiyorsun bense çok başka yerdeyim diye. Halbuki hiç bilmedi ki benim istediğim sadece o idi. Keşke durup sorsaydı...
Artık ben de tükendim ve pes ettim. Şu an sadece evraklar bizi birlikte tutuyor, çok yakında eski soyadımı alıp böyle bir sevgi hiç yaşanmamış, o hiç var olmamış gibi devam edeceğim hayatıma.
Ve tüm bu hayal kırıklıklarını çok derinlere gömüp devam etmek zorundayım yaşamaya. Her yaşanandan bir ders almalı insan, ben de acı da olsa dersimi aldım ve kazıdım içime...
O sevgi dolu e-mailleri içim sızlayarak silerken bunları düşündüm bugün.

Ebru

16 Nisan 2010 Cuma

korkma!!! herşey çok güzel aslında...

Gelelim yalnız yaşamanın zorluklarına... yok öyle bişey :)
Efenim ben ki hayatı boyunca hiç yalnız yaşamamış, çıt kırıldım duygusal bir kişilik bile bunu diyorsa, kesinlikle inanmalısınız... Başta telaffuzu bile beni korkutan yalnız yaşama olayının aslında sevimli yanlarının da olduğunu fark etmiş bulunmaktayım. Küçük bir örnek, her istediğiniz şeyi keyfinizin istediği gibi yapabiliyor, kimseye de hesap vermiyorsunuz, ne güzel değil mi? :)
Bir bayan olarak erkek işi gerektiren konularda da korkunuz olmasın. Benim gibi küçük bir mahallede oturuyorsanız veya her ihtiyacınız olduğunda koşup yanınıza gelebilecek biri var ise çevrenizde, demeyin keyfinize... İnsanlar, bayan ve yalnız kavramları birleşince çok yardımsever oluyorlar. Tecrübe konuşuyor, ben bu zaman zarfında tüm erkek işlerini hallettim, evi boyattım, çilingirle uğraştım,tesisatçı ve taşımacılarla muhattap oldum...
Şunu bilin ki tek başına yaşadığınızda, aslında hem aileniz ve dostlarınız sayesinde çok kişisiniz, hem de içinizde kendinizi çok güçlü ve iyi hissetirecek bir ilahi gücünüz var artık.
Bir önceki yazımda, hayatı garantiye almaktan bahsetmiştim, hayatı sadece maddi olarak değil manevi olarak da garantiye almak lazım. Çünkü bir anda anlamsızca size çok yakın birini kaybedebilir, sevdiğiniz insan sizi terk edebilir veya aileniz başka bir şehre taşınma kararı alabilir, hahaha hepsi başıma geldi desem?, neyse, ama yine de yalnız olduğunuzu hissetmiyorsanız, siz de benim gibi şanslı insanlardan birisiniz demektir.
Ben maddi kısmından emin değilim ama manevi kısmını çoktan garantiye almışım, bunu da kötü günlerimde öğrendim.
Ne mutlu bana... :)

Ebru

14 Nisan 2010 Çarşamba

bugün hayatın için ne yaptın?

siz hayatla ne için didişiyorsunuz? günün sonunda ne ile karşılaşmayı umuyorsunuz?
ev? araba? yazlık? çocukların geleceği?
peki diyelim 30 yaşındasınız, babadan kalma bir eviniz var, arabayı aldınız zaten maaşla, yazlık desen yine aileden dolayı mevcut, geriye bir tek çocukların okutulması kalıyor, bu belki de bir ömür sürecek çaba...
hayatımız, sürekli bir şeyleri garantiye almaya çalışırken hayallerimizi bir bir tüketmiyor mu? kendimizi ve sevdiklerimizi korumak için yaşadığımız rutin ve mutsuz bir hayat bizi tatmin ediyor mu?
evet hayallerimizi tüketiyor ve evet hayatı garantiye almamız lazım, çünkü elimizde var olan herşeyi bir anda kaybetme ihtimali biz hayallerimiz için riske girsek de girmesek de her zaman mevcut...
Etrafımda hayalleri peşinden koşmak isterken herşeyi yakıp yıkan ve sonunda hiçbir şey yapamadan dibi gören insanlar da, hayallerini unutup günlük hayatın koşturmasında mutsuz olan insanlar da var...
Bunları bizzat gören ve yaşayan hatta yaşatılan ben ise dersimi çok iyi aldım, çareyi hayatımı garantiye almaya çalışırken hayallerim için de alt yapı hazırlamakta buldum :) Artık içim kıpır kıpır, var olan umudumun kaynağı, şimdiden 5 yıl içerisinde ne yapacağımı hatta 10 yıl sonra nerede olacağım bilmem....
Hayat, kendimizi kandırmak için çok ama çok uzun...
Peki siz hayalleriniz için ne yapıyorsunuz?

Ebru